İhsan Erz · Blog · 29 Ekim 2026
Medeniyetin Görünmeyen Temelleri · 4/7
Bir Çocuğa İtaat Etmeyi mi, Soru Sormayı mı Öğretiyoruz?
“Neden?” Bazen evin en yorucu kelimesi budur. Yemek hazırlanırken, işe yetişmeye çalışırken, bir telefon konuşmasının ortasında gelir. Yetişkinin aklında tamamlanması gereken işler, çocuğun aklında ise henüz birbirine bağlanmamış bir dünya vardır. Her soruya o anda uzun cevap vermek mümkün olmayabilir. Ama o kelimeye verdiğimiz karşılık, çocuğa yalnızca merak ettiği şeyi öğretmez. Kendi düşüncesinin aile içindeki yerini de anlatır.
Bir çocuğun güvenliği için sınırlar gerekir. Yola koşmasını durdurmak, başkasına zarar vermesini engellemek, uyku saatini düzenlemek yetişkinin sorumluluğudur. Sorun sınırın varlığında başlamaz. Sınırın gerekçesini hiçbir zaman konuşulamaz saydığımızda başlar. Çocuk kurala uyabilir; ama kuralın hangi ihtiyacı koruduğunu öğrenmemiş olabilir. Biz sessizliği başarı sayarken, onun değerlendirme yeteneğiyle ilgilenmeyi unutabiliriz.
İtaat ile soru sormayı birbirini dışlayan iki kişilik özelliği gibi görmek de yanıltıcı. İnsan hem başkasının hakkını gözetebilir hem bir kararın nedenini sorabilir. Çocuğun her isteğinin yerine getirilmesi gerekmiyor. Görüşünün dinlenmesi, bütün kararların ona bırakılması anlamına gelmiyor. Bazen en öğretici cümle, “Seni anladım, yine de bunu şu nedenle yapamayız” olabilir. Bu cevap çocuğu aileden çıkarmaz; onu ilişkinin ciddiye alınan bir tarafı yapar.
Sınıfta da benzer bir sınav yaşanır. Öğretmenin sorusuna doğru cevap veren öğrenci görünür olur. Peki sorunun kendisinde bir eksiklik bulan öğrenci? Dersin akışını bozduğunu mu düşünürüz, yoksa düşünme sürecine katkı yaptığını mı? Her itiraz doğru değildir. Fakat yanlış bir itirazın bile gerekçesi konuşulabiliyorsa sınıf, cevabın yanında yöntem de öğretir. Bir düşüncenin nasıl sınanacağını öğrenmek, ezberlenmiş cevaptan daha uzun süre işe yarayabilir.
Küçük uygulamalarla başlayabiliriz. Haftada bir dersin birkaç dakikasını öğrencilerin cevaplayamadıkları sorulara ayırmak mümkün. Bir metin okunurken “Burada hangi bilgi eksik?” diye sorulabilir. Bir matematik çözümünde yalnızca sonuca değil, farklı yolların gerekçesine bakılabilir. Öğrenci verdiği cevabı değiştirdiğinde ilk fikri yüzünden utandırılmamalı. Yeni bir kanıt karşısında düşüncesini düzeltmek, kararsızlığın değil öğrenmenin işareti olarak karşılanmalı. Bunlar burada önerdiğim sınıf uygulamaları; her okul için sonucu garanti edilmiş reçeteler değil.
Anne babanın bilmediğini söylemesi bu yüzden küçülmek değildir. “Bunu ben de bilmiyorum, birlikte bakalım” diyebilmek, bilginin bir makamdan ibaret olmadığını gösterir. Çocuk yetişkinin hata yaptığını gördüğünde, hatayı inkâr etmek yerine nasıl düzelttiğini de görmeli. Böyle bir evde güven, kimsenin yanlış yapmamasına bağlanmaz. Yanlış ortaya çıktığında ilişkinin ve konuşmanın devam edebilmesine dayanır. Bu, okulun da işyerinin de ihtiyaç duyacağı bir alışkanlıktır.
Yıllar sonra o çocuk bir hastanede, laboratuvarda, belediyede veya fabrikada çalışabilir. Yanlış giden bir şeyi fark ettiğinde konuşması gerekecek. O gün kendisinden cesaret bekleyeceksek bugün kurduğu her soruyu huzursuzluk sayamayız. Geleceğin sorumlu yetişkinini yetiştirmek, bugünün çocuğuna sınırsız yetki vermek değildir. Onun düşüncesine yer açarken birlikte yaşamanın sorumluluğunu da paylaşmaktır. Bir gün doğru soruyu sormasını istiyorsak, bugün sorduğunda yüzümüze bakabilmeli.
Yeni yazılarda buluşalım.
Yazılar, kitap notları ve duyurular için e-posta listeme katılın.

