SOKAK KÖPEKLERİ: TOPLAMAK YETMİYOR, BİR SİSTEM KURMAK GEREKİYOR
Sokak köpekleri konusu açıldığında genellikle iki korku karşı karşıya geliyor. Biri, çocuğunu okula yürüyerek göndermekten çekinen bir annenin korkusu. Diğeri,
Sokak köpekleri konusu açıldığında genellikle iki korku karşı karşıya geliyor. Biri, çocuğunu okula yürüyerek göndermekten çekinen bir annenin korkusu. Diğeri, sokakta yaralı ya da aç bir hayvan gördüğünde içi sızlayan birinin korkusu. Tartışma çoğu zaman bu ikisinden birini seçmemiz gerekiyormuş gibi yürüyor. Oysa iyi kurulmuş bir sistemde ikisi aynı planın parçası olabilir.
Köpek davranışı ve eğitimi üzerine çalışırken şunu defalarca gördüm: Meseleyi yalnızca sokaktaki hayvan sayısıyla tarif ettiğimizde, o sayıyı her yıl yeniden üreten nedenleri gözden kaçırıyoruz. Terk edilen hayvanlar, evlerde kontrolsüz yapılan üretim, kayıt dışı satış, eksik aşılama, düzensiz besleme noktaları ve belediyeler arasındaki büyük kapasite farkı konuşulmadan kalıcı bir sonuç alınamıyor.
Bir köpeği bir sokaktan alıp kapalı bir alana taşımak, nüfus yönetimi sayılmaz. Barınaklar dolar, personel yorulur, sahiplendirmeler aceleyle yapılır ve aynı sorun birkaç ay sonra başka bir mahallede karşımıza çıkar.
Havlayan her köpek saldırgan değildir
Kamuoyundaki en yaygın hatalardan biri, köpek davranışını tek bir kelimeyle açıklamak. Korkan, ağrısı olan, yavrusunu koruyan, alanını savunan ya da insanla hiç sosyalleşmemiş bir köpeğin davranışı birbirinden çok farklı. Havlamak tek başına saldırganlık işareti değil. Ama gerçek risk işaretlerini küçümsemek de doğru değil.
Bu yüzden toplanan her hayvan için standart bir davranış değerlendirmesi yapılmalı. Gürültülü bir kafeste beş dakikalık bir gözlemle karar vermek yetmez. Sağlık muayenesi, birkaç günlük gözlem, farklı insanlara ve diğer köpeklere verdiği tepkiler, mama ve oyuncak gibi kaynakları koruma eğilimi, korku eşiği ve toparlanma hızı birlikte değerlendirilmeli. Veteriner hekim, bakıcı ve davranış uzmanı aynı kayıt üzerinde çalışmalı.
Değerlendirmenin sonunda risk taşıyan hayvan için kontrollü bir rehabilitasyon planı, uyumlu hayvan için de ona uygun aileyle eşleştirme yapılmalı. “Barınakta sakin duruyordu” ya da “çok sevimliydi” gibi izlenimler bir sahiplendirme kararı için yeterli değil. Yanlış eşleşme hem aileyi hem hayvanı mağdur ediyor, çoğu zaman da hayvanın yeniden sokağa dönmesiyle sonuçlanıyor.
Dünya Hayvan Sağlığı Örgütü (WOAH), köpek nüfusu yönetimini tek bir işlem olarak değil; hayvan sağlığı, kamu güvenliği, çevre ve sorumlu sahipliği birlikte ele alan bir program olarak tanımlıyor. Bu programın ilk adımı da sayım: Bir mahallede kaç köpek var, yaşları ve cinsiyetleri ne, kaçı aşılı ve kısırlaştırılmış, yeni hayvanlar nereden geliyor?
Bu sorulara cevap verilmeden yapılan her plan tahmine dayanıyor. Oysa basit bir mahalle sayımı ve düzenli tutulan kayıtlar bile belediyelere hangi bölgeye öncelik vermeleri gerektiğini gösterebilir.
Halk sağlığı açısından aşılama vazgeçilmez. Dünya Sağlık Örgütü, bir bölgedeki köpek nüfusunun en az yüzde 70’inin kuduza karşı aşılanmasını insan ölümlerini önlemenin en etkili yolu olarak gösteriyor. Bu oran yalnızca barınaktaki hayvanlarla tutturulamaz. Sokakta serbest dolaşan, sahibi olduğu hâlde başıboş bırakılan ve şehir ile kırsal arasında gidip gelen köpeklerin de programa alınması gerekiyor.
Aşı, mikroçip ve kayıt birbirinden ayrılmamalı. Mikroçip yalnızca kaybolan hayvanı bulmaya yaramıyor; terk eden kişiyi tespit etmeyi, aşı takibini ve sahiplik sorumluluğunu görünür kılmayı da sağlıyor.
Sahiplendirme bir fotoğrafla bitmiyor
Sahiplendirme kampanyalarında duygusal çağrılar işe yarıyor ama tek başına yetmiyor. Bir köpeği sahiplenmek on yılı aşabilecek bir sorumluluk. Ailenin çalışma düzeni, evdeki çocuklar ve diğer hayvanlar, bütçesi ve köpeğin enerji düzeyi birlikte düşünülmeli.
Yeni sahiplere kısa bir uyum eğitimi verilebilir: temel beden dili, güvenli yürüyüş, çocuk ve köpek etkileşimi, veteriner takibi ve terk etmenin hukuki sonuçları. İlk haftalarda telefonla destek sağlanması, gerektiğinde bir davranış uzmanına yönlendirme yapılması, geri iadelerin önemli bir kısmını önler. Başarılı bir sahiplendirmenin ölçüsü, altı ay ya da bir yıl sonra hayvanın hâlâ aynı evde güvenle yaşıyor olması.
Çocuklara tanımadıkları bir köpeğe koşmamayı, yemek yiyen ya da yavrusunu emziren bir hayvana yaklaşmamayı, korktuklarında kaçmak yerine sakin kalıp bir yetişkinden yardım istemeyi öğretmek mümkün. Bu, hayvan sevgisini azaltmıyor; sevgiyi güvenli hâle getiriyor.
Yetişkinlerin de payına düşen var. Köpeği kışkırtmak, taş atmak riski büyütüyor. Her köşeye kontrolsüz yiyecek bırakmak da iyi niyetle yapılsa bile köpeklerin belirli noktalarda toplanmasına ve alan savunmasına yol açabiliyor. Beslemenin belediye ve gönüllülerle belirlenmiş, temizliği ve sağlık takibi yapılan noktalarda yürütülmesi daha güvenli.
Bu işi belediye tek başına, gönüllüler tek başına ya da veteriner hekimler tek başına çözemez. Merkezi idare ortak standartları ve veri altyapısını kurmalı, belediyeler uygulamalı, veteriner hekimler sağlık programını yönetmeli, davranış uzmanları değerlendirme ve rehabilitasyona katılmalı, sivil toplum da bağımsız gözlem ve sahiplendirme desteği vermeli. Hayvan sahiplerinin sorumluluğu ise terk etmemekle bitmiyor; kayıt, aşı ve eğitim de bu sorumluluğun parçası.
Benim önerim, her belediyenin yılda bir kez sokak hayvanı sayısını, aşı ve kısırlaştırma oranlarını, sahiplendirme ve geri iade rakamlarını kamuoyuyla paylaşması. Bu rakamlar ortaya çıktığında hangi yöntemin işe yaradığı da tartışmasız biçimde görülecek.
Farklı bakışlar, değerli kalemler, özel haberler.AGD’yi keşfet ↗
Diğer köşe yazılarına dön ↗Yeni yazılarda buluşalım.
Yazılar, kitap notları ve duyurular için e-posta listeme katılın.
