ZAFERİN SESSİZ DİLİ: 30 AĞUSTOS’TAN ÖNCE ANADOLU NEDEN SUSTU?
Büyük Taarruz’un az konuşulan cephesinde yalnızca birlikler değil, bilgi de disiplinle hareket etti. 30 Ağustos’a giden yolun sessiz haberleşme düzeni,
30 Ağustos denince aklımıza önce Kocatepe, Büyük Taarruz ve Dumlupınar gelir. Okulda öğrendiğimiz harita okları, top sesleri, ilerleyen birlikler… Bunların hepsi o zaferin ayrılmaz parçaları. Ama Büyük Taarruz’un daha az anlatılan bir yanı da var: Bu harekât, aylarca süren bir gizlilik ve haberleşme disiplini sayesinde mümkün oldu.
Dil ve uluslararası iletişim alanında çalışırken sık sık şunu düşünürüm: İletişim yalnızca konuşmak değildir. Doğru bilgiyi doğru kişiye ulaştırmak, yanlış anlaşılmayı önlemek ve bazen de bir bilgiyi zamanı gelene kadar saklamak da iletişimin parçasıdır. Büyük Taarruz’un hazırlık dönemi bunun belki de en çarpıcı örneklerinden biri.
Ankara’da bir çay daveti
Mustafa Kemal Paşa’nın cepheye gidişi büyük bir gizlilik içinde gerçekleşti. Ankara’da onun bir çay daveti vereceği duyuruldu; davet günü geldiğinde Başkomutan çoktan Batı Cephesi karargâhına ulaşmıştı. Birlikler büyük ölçüde geceleri yer değiştirdi, gündüzleri köylerde ve ağaçlık alanlarda gözden uzak tutuldu. Bazı bölgelerde düşmanın dikkatini başka yöne çekmek için yanıltıcı hareketlilik oluşturuldu.
25 Ağustos 1922 akşamı ise daha da dikkat çekici bir karar uygulandı. Anadolu’nun dış dünyayla haberleşmesi kesildi, limanlardaki giriş çıkışlar denetim altına alındı, yabancı telsiz ve telgraf bağlantıları durduruldu. Taarruzun yönü ve zamanı hakkında dışarıya bilgi sızabilecek kanallar birkaç günlüğüne kapatıldı. Ertesi sabah, 26 Ağustos’ta, Kocatepe’den harekât başladı.
Bugün bilgi güvenliği, veri koruma ve siber güvenlik gibi kavramlarla konuşuyoruz. Kurumlarla çalışırken en sık karşılaştığım sorunlardan biri, bilginin kim tarafından, ne zaman ve hangi kanaldan paylaşılacağının belirlenmemiş olması. Çok güçlü teknolojilere sahip bir kurum bile, bilginin dolaşımını yönetemiyorsa savunmasız kalabiliyor.
1922 yazında komuta heyetinin cevap aradığı sorular aslında bugün bir kurumun iletişim planında sorulması gereken sorularla aynı: Kim neyi bilecek? Bilgi ne zaman paylaşılacak? Hangi kanal güvenli? Karşı tarafın dikkatini ne dağıtır? Yanlış zamanda dışarı çıkacak tek bir haberin, binlerce askerin hayatına mal olabileceği bir dönemde bu soruların cevabı hayati önem taşıyordu.
Büyük Taarruz döneminden kalan telgraflar bugün yalnızca arşiv belgesi değil. Bir devletin en kritik günlerinde nasıl haberleştiğini gösteren kayıtlar. Taarruzun başlayacağı Ankara’ya önceden bildirildi; harekât başladıktan sonra cepheden gelen gelişmeler telgraflarla Meclis’e ve hükûmete aktarıldı.
Bu mesajların kısa, açık ve yoruma yer bırakmayacak biçimde yazılması gerekiyordu. Çeviriyle uğraşan herkes bilir; tek bir kelimenin yanlış seçilmesi bir metnin anlamını değiştirebilir. Savaş koşullarında bu hatanın bedeli çok daha ağırdır. O yüzden Büyük Taarruz’u anlatırken açık yazılmış emirleri, doğru iletilmiş telgrafları ve güvenilir haberleşme hatlarını da hatırlamak gerekiyor.
Adı yazılmayanlar
Zaferi yalnızca komuta kademesinin ve cephedeki askerin hikâyesi olarak anlatmak eksik kalır. Kağnılarla cephane taşıyan kadınlar, birliklere gece yol gösteren köylüler, telgraf memurları, harita hazırlayan subaylar, sahra hastanelerinde çalışanlar, eksik uçaklarla keşfe çıkan pilotlar… Bunların büyük çoğunluğunun adı bugün bilinmiyor.
Bir devlette de bir işletmede de görünen başarının arkasında işleyen bir sistem vardır. Cesaret, ancak onu taşıyacak bir teşkilat olduğunda sonuca dönüşür. Büyük Taarruz, bu teşkilatın en zor koşullarda nasıl kurulabildiğini gösteriyor.
Bugün bir bilgi birkaç saniyede milyonlarca kişiye ulaşabiliyor. Ama hız, doğruluk anlamına gelmiyor. Doğrulanmamış iddialar ve aceleyle yapılan paylaşımlar toplumda güveni aşındırıyor; kurumlar çok konuşuyor ama ne söyledikleri her zaman anlaşılmıyor.
1922’nin o birkaç günlük sessizliği bana şunu hatırlatıyor: İyi iletişim, bilgiyi doğrulamayı, ne zaman ve nasıl paylaşacağını bilmeyi de kapsıyor. Bu yalnızca devlet yönetimi için değil, şirketler, medya kuruluşları ve her birimiz için geçerli.
Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere bağımsızlığımız için mücadele eden bütün kahramanlarımızı; cephede, karargâhta, telgraf başında, kağnı yolunda emek veren bütün isimsiz insanları rahmet ve minnetle anıyorum. 30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun.
Farklı bakışlar, değerli kalemler, özel haberler.AGD’yi keşfet ↗
Diğer köşe yazılarına dön ↗Yeni yazılarda buluşalım.
Yazılar, kitap notları ve duyurular için e-posta listeme katılın.
