İçeriğe geç
← Blog arşivi

İHSAN ERZ · DENEME · 9 EKİM 2026 · 4 DAKİKA

Dikkatimizi geri almak: Bir günü gerçekten yaşamak

Hayatın temposunu yavaşlatmaktan önce, hangi seslere kulak verdiğimizi düşünmek gerekiyor. Dikkat, zamanın içindeki görünmez tercihimizdir.

Bir günün sonunda çok şey yapmış olabiliriz. Mesajlara cevap vermiş, haberleri takip etmiş, birkaç iş bitirmiş, sayısız ekran açıp kapatmışızdır. Yine de o günün bize ait olmadığını hissederiz. Yorgunluğumuz gerçektir; fakat geriye dönüp baktığımızda hatırlanacak bir sahne bulmak zordur. Zaman geçmiştir, biz onun içinde yeterince bulunamamışızdır. Bu duygu, yalnızca yoğun bir programın sonucu değildir. Bazen programımızdan daha parçalı olan şey dikkatimizdir.

Dikkat dediğimiz şey, gözümüzü bir noktaya çevirmekten fazlasıdır. Bir insanın cümlesini bitirmesini beklemek, bir yazının bizi rahatsız eden bölümünü atlamamak, bir manzaraya fotoğraf çekmeden bakabilmek de dikkattir. Neyi fark edeceğimizi ve neyin yanımızdan görünmeden geçeceğini o belirler. Dolayısıyla dikkatimizin dağılımı, hayatımızın sessiz bir taslağını çıkarır. Takvimimizde yazanlarla yaşadığımız şeyler arasındaki fark çoğu zaman burada oluşur.

Günün içinde bize ulaşan her sesin bir iddiası vardır: Şimdi bana bak. Yeni bir gelişme, bir tartışma, bir fırsat, bir bildirim. Bazıları önemlidir. Bazıları ise yalnızca kendini önemli hissettirecek biçimde sunulmuştur. Bu ikisini ayırmak için gereken sakinliği, çoğu zaman aynı akışın içinde ararız. Ne kadar bakarsak o kadar açıklık bulacağımızı düşünürüz. Oysa bir noktadan sonra daha fazla bilgi, düşünmek için daha az alan bırakabilir.

Gazetecilik açısından bu ayrım özellikle anlamlıdır. Bir haberin görülmesi ile anlaşılması aynı şey değildir. Başlığını hatırladığımız bir olayın bağlamını bilmiyor olabiliriz. Görüntüsünü defalarca izlediğimiz bir gelişmenin nedenini hiç düşünmemiş olabiliriz. Hızlı haberdar olmak değerlidir; ama hızlı haberdar olmanın bizi otomatik olarak iyi bilgilendirdiğini varsaymak, merakımızı görünürlük ölçüsüne teslim eder.

Dikkatin de bir evi olmalı

Bir odada her kapı aynı anda açık olduğunda içeride ne konuşulduğunu duymak zorlaşır. Zihnimizin günlük hâli bazen böyle bir odaya benziyor. Tek bir işi yaparken başka bir işin çağrısını, bir insanı dinlerken başka insanların yorumlarını, dinlenirken bile yarının yetişmeyen işlerini duyuyoruz. Buradaki mesele bütün kapıları kapatmak değildir. Hangi kapının hangi zamanda açılacağına karar verebilmektir.

Bunu büyük bir hayat değişikliği olarak tasarlamak gerekmiyor. Bir konuşma boyunca telefonu masadan kaldırmak, bir metni bölünmeden okumak, sabahın ilk birkaç dakikasını başkalarının gündemine vermemek küçük tercihlerdir. Küçüklükleri onları önemsiz yapmaz. Bir günün içinde kendimize ait bir yer açtıklarını fark ederiz. Zamanımızın tamamını yönetemeyebiliriz; ama bazı anların nasıl yaşanacağını yeniden seçebiliriz.

Burada katı bir disiplin yarışına da ihtiyaç yok. Her boş anı anlamlı bir faaliyete dönüştürmek, dikkat meselesini başka bir verimlilik baskısına çevirebilir. Pencereden bakmanın, amaçsız bir yürüyüşün, bir masada sessizce oturmanın da değeri vardır. Hayatın her dakikasını açıklayabilir bir sonuca bağlamak zorunda değiliz. Bazen bir düşüncenin ortaya çıkması için hiçbir şeyin hemen sonuçlanmaması gerekir.

Dikkati geri almak, her şeyi daha yavaş yapmak anlamına da gelmez. Acil bir durumda hızlı davranırız; sevdiğimiz biri yardım istediğinde başka işimizi bırakırız. Mesele hızı ortadan kaldırmak değil, hızın neye hizmet ettiğini bilmektir. Başkasının dikkatini çekmek için kurulmuş bir düzen ile bizim sorumluluklarımız aynı önceliğe sahip olmamalıdır. Her çağrının hakkı, yalnızca yüksek sesle gelmiş olmakla belirlenemez.

Birbirimize verdiğimiz en somut şey

Bir insana zaman ayırdığımızı söyleriz. Fakat o zamanın içinde gerçekten orada değilsek, verdiğimiz şey yalnızca takvimde bir boşluktur. Karşımızdakinin anlattığını başka bir cümle hazırlamadan dinlemek, konuşmanın kolay bölümünden daha zor bölümüne geçmesine izin vermek, bazen hemen tavsiye vermemek gerekir. İnsan, duyulduğunu çoğu zaman cevabın uzunluğundan değil, sözünün aceleye getirilmemesinden anlar.

Aynı dikkat kendimize de gereklidir. Gün boyunca hangi haberin bizde öfke uyandırdığını biliriz; ama o gün neden huzursuz olduğumuzu sormayabiliriz. Hangi işin geciktiğini takip ederiz; fakat hangi ilişkinin sessizce zayıfladığını fark etmeyiz. Dışarıdaki gündem çok belirgin olduğunda içerideki değişimler silikleşir. Bazen asıl önemli gelişme, hiçbir bildirim göndermeyen şeydir.

Dikkatli yaşamak dünyadan çekilmek değildir. Dünyayla kurduğumuz ilişkiye bir ölçü getirmektir. Her şeyi izlemek yerine bazı meseleleri gerçekten anlamak, herkese yetişmek yerine birkaç insanla sağlam bağ kurmak, her tartışmada bulunmak yerine bir sorunun peşini bırakmamak. Bunlar eksilme gibi görünebilir. Oysa bize dokunan hayatın derinliği, karşılaştığımız şeylerin sayısıyla ölçülmez.

Akşam olduğunda bir günün iyi geçip geçmediğini yalnızca yapılmış işlerden çıkarmak istemiyorum. Bir cümleyi dikkatle dinledik mi, bir düşünceyi yarıda bırakmadan taşıdık mı, bir şeye kendi gözümüzle baktık mı? Bu soruların cevabı bazen küçük bir sahnede saklıdır. Telefonun yüzüstü durduğu bir masa, tamamlanmış bir sayfa, yürürken fark edilen bir ağaç. Günün bize geri dönen kısmı çoğu zaman orasıdır.

Diğer yazılara dön ↗
E-posta ile takip edin

Yeni yazılarda buluşalım.

Yazılar, kitap notları ve duyurular için e-posta listeme katılın.

Abone ol

Ücretsiz. Dilediğiniz zaman ayrılabilirsiniz.